Sevinç GÖRAL *
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Toplumsal olaylarda aslında çok aşina olduğumuz ama bir türlü adlandıracak kadar uzaktan bakamadığımız bazı olgular vardır ki, alttan alta değil, aslında ayan beyan etkilemektedir olayları, algılamaları, davranışları, hisleri, ilişkileri, siyaseti ve hatta dünyayı. Bazı soruların cevapları ise bu olguları anlamadan verilemez. Örneğin, neden bazı toplumlarda bireyler kendilerini daha ziyade bağlı oldukları cemaatlerle, gruplarla, uluslarıyla tanımlarlar da, bazı topluluklarda bu çok yoğun olarak görülmez... Neden bazı toplumlar kolayca hareketlenip bir ideoloji, lider ya da olgu etrafında kenetlenebilir de, bazıları ancak gerçekten savaş ya da benzer bir tehlike ortaya çıktığında refleks gösterir... Kuşaklar öncesinde yaşanan toplumsal olaylar, nasıl olur da o olayları hiç yaşamamış bireylerde, sanki kendilerinin başına gelmiş gibi canlı duygular uyandırabilir... Ya da kilometrelerce uzakta yaşayan grup üyeleri, nasıl olur da hiç tanımadıkları, muhtemelen hiç görmeyecekleri diğer grup üyelerinin rahatsızlıklarına sanki kendilerinin başına geliyormuş gibi tepki gösterirler de, başka gruptaki bireylerinin acılarına duyarsız kalıp acımasız olabilirler... Bazı grupların kurgusal ya da baştan verili inançları –gerçekliğe ne kadar uzak olursa olsun- nasıl olur da bireylerin sorgusuz sualsiz kabullenip ona göre davranmalarına neden olur... Dünya üzerindeki iki ulus arasında ortaya çıkmış bir çatışma, askerî, siyasi, ekonomik, hukuki önlem ve müdahalelere rağmen, neden kolayca çözümlenemez ve yıllarca canlılığını korur... Çözümlense bile, nasıl olur da daha sonraki ufak bir kıvılcımla, sanki her zaman ordaymış gibi capcanlı bir şekilde yeniden ortaya çıkar...
Bunlara benzer soruların arkasındaki olgular, çoğu zaman uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi, ve bazen de sosyoloji kuram ve modelleriyle açıklanmaya çalışılmıştır. Ancak tümünü birden yanıtlayabilecek kapsamda kuramlar hiçbirinde ortaya çıkmamıştır. Oysa dünya üzerinde yaşanan pek çok çatışma, bu soruların yanıtları bilinmeden anlaşılamaz. Bu yazıda, Türkiye için önemli bir çatışma olan Ermeni meselesi, yukarıdaki soruların yanıt alanlarının yardımıyla, yani psikolojik dinamikleri ile anlaşılmaya çalışılacaktır. Bu bakış açısı, hem uluslararası toplumun, hem de her iki tarafın, politika ve stratejilerini belirlemede yararlanacağı bir pencere sağlamaktadır.
Psikoloji ve Psikanalizin Uluslararası Çatışmaları Anlamaya Katkısı
Gruplar, toplumlar ya da uluslar arasında tarih boyunca ortaya çıkmış olan ve şu anda da uluslararası ilişkileri etkileyen grup çatışmaları, savaşlar ve bunların sonucunda ortaya çıkan göçler, yoksulluk ve yeni alt kültür oluşumları gibi olgular, siyaset biliminden, sosyolojiye, tarihten antropolojiye kadar pek çok disiplinin üzerinde çalıştığı alanlar olmuştur.
Stratejik Analiz’in Mart 2005 sayısında yer alan “Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkilerde Siyaset Psikolojisi” başlıklı yazıda[1] belirttiğimiz gibi, uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi son 50- 60 yılda Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) dağılması, Holocaust’un yaşanması, Avrupa Birliği gibi çok uluslu siyasi birliklerin kurulması ve benzeri önemli olayların gelişimini tahmin etmekte başarısız olmuştur. Son dönemlerdeki uluslararası ilişkiler yayınlarında, siyasi kararın rasyonel olduğunu savunan, makro düzeyli analiz yapan ve temel aktörün devlet olduğunu ileri süren gerçekçi yaklaşımın miladını doldurduğu ortaya atılmış, yerine makro düzey analiz ile mikro düzey analizlerin birleştirilmesini, olayları sadece neden-sonuçlarıyla değil, çok boyutlu ve döngüsel olduğu düşünülen süreçleriyle de anlayabilmeyi ve disiplinler arası yaklaşıma ağırlık verilmesini savunan bir yaklaşım önerilmiştir.[2] Uluslararası ilişkiler disiplininde bu yönde bir evrim görülürken, psikoloji ve psikanaliz gibi mikro düzeyli, bireysel ve ruh içi süreçleri inceleyen disiplinlerde de grup süreçlerinden yola çıkarak etnik grupları ve ulusları, grup-lider ilişkilerini araştıran çalışmalar çoğalmış, bu alandaki bilgi birikimi büyük-gruplar arasındaki çatışmaların çözümünde kullanılmaya başlanmıştır.
Örneğin, bazı sosyal psikoloji teorileri, uluslararası çatışmalarla ilgili olarak, realist yaklaşımın savunduğu argümanlara karşı, uluslararası ilişkilerde karşılıklı ilişkililiğin (mutuality) ve insan faktörünün önemine vurgu yapan önermeler getirmiştir. Bunlara göre, uluslararası çatışma, objektif bir değerlendirme sonucu ortaya çıkan rasyonel bir karardan çok, toplulukların kolektif ihtiyaçlarından ya da korkularından kaynaklanan bazı psiko-sosyal süreçlerin sonucunda ortaya çıkar. Uluslararası çatışma, devletler arası anlaşmazlıklardan çok, toplumlar arası süreçlerde işleyen bir olgudur. Uluslararası çatışma, bir tarafın diğeri üzerinde güç kullanarak yarattığı büyük zarar yüzünden ortaya çıkmaz; iki taraf arasında çok katmanlı fazları olan ve karşılıklı etkileşimle biçimlenen dönüşümlü bir süreçten oluşur. Ayrıca uluslararası çatışmalar, aktörlerin karşılıklı olarak birbirlerine sırayla etki- tepki gösterdikleri bir davranış silsilesi değil, kendi kendini çoğaltan, kışkırtıcı, çoğaltıcı bir dinamiği olan etkileşimsel bir seyir izler.[3]
Buradan yola çıkarak, diğer disiplinlerin yanı sıra, psikoloji ve psikanalizin uluslararası düzeyde etkili olduğu görülen uluslar arasındaki çatışmaları anlamada kullanılabileceğini ileri sürmek mümkündür.[4] Psikolojik indirgemecilikten uzak durarak yapılacak psikolojik ve psikanalitik yaklaşımlı analizin, uluslar ve etnik gruplar gibi büyük-gruplar arasında ortaya çıkan çatışmaları anlamada büyük katkı sağlayacağı düşünülmektedir.
Türk-Ermeni İlişkileri
Ermenistan ilk kez 1918’de bağımsızlığını ilan etmiştir. Bundan kısa bir süre sonra 1920’den itibaren SSCB içinde yer almış, SSCB’nin dağılmasından sonra ise 23 Eylül 1991 tarihinde ikinci kez resmî olarak bağımsızlığını ilan etmiştir.[5] Türkiye, Ermenistan Cumhuriyeti’ni ilk tanıyan devletler arasında olmuştur.[6]
Geçmişte, ayaklanıp silahlı eylemler yaparak, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Doğu Anadolu nüfusunun güvenliğini tehdit eden Ermeni topluluklarının 1915’te yerlerinin değiştirilmesi (ya da “tehcir” edilmesi), Ermenistan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin şu andaki dış politikalarını etkileyen ve iki ülke arasında çatışma yaratan en önemli olaydır. Bu olayın siyasi, hukuki, askerî ve ekonomik sonuçları her iki toplumu olduğu kadar uluslararası ilişkileri de etkilemektedir.
1988’den itibaren Ermenistan’ın Azerbaycan sınırlarında yer alan Karabağ’a saldırması, oradaki Azerilere etnik temizlik politikası uygulaması ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde alınan, işgal ettikleri Azerbaycan topraklarından şartsız çekilmesi yönündeki kararlara rağmen, hâlâ işgalci durumda olması[7], Türkiye’nin Ermenistan ile ilişkilerinde yaptırım yapma eğilimi gösteren bir siyaset izlemesine neden olmuştur. Ayrıca Ermeni diasporası başta olmak üzere Ermenilerin, pek çok ülkede, özellikle Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği parlamentolarında Ermeni soykırımını tanıma yönünde yaptıkları lobi çalışmaları, iki ülke arasındaki ilişkilerin daha da gerilemesine neden olmaktadır. Bunların yanı sıra, Ermeniler milattan önce dönemlerden beri yaşadıklarına, ancak diğer kavim ve uluslar tarafından yerlerinden edildiklerine inandıkları toprakların (bu topraklar bugün Azerbaycan, Gürcistan, İran ve Türkiye sınırları içindedir) Ermenistan’a geri verilmesini istemektedir. Ermeniler; Doğu Anadolu illerinden Erzincan, Erzurum, Bitlis, Van, Kars, Artvin, Rize, Trabzon, Giresun, Sivas, Malatya, Tunceli, Bingöl, Elazığ ve Muş topraklarını Batı Ermenistan olarak nitelemekte ve bu toprakların kendilerine verilmesini talep etmektedir.[8]
Bu sorunlar Türk- Ermeni ilişkilerini çatışmalı bir düzleme getirmiştir. Yıllar içinde her iki tarafın birbirlerine karşı izledikleri dış politikalarda ufak tefek değişiklikler gözlense de, genelde Türk tarafının savunucu ve tedbirli bir tutum içinde olduğu ve aktif tavır göstermediği, Ermenilerin yaklaşımlarında daha sert, saldırgan ve aktif oldukları gözlenmektedir.[9]
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Toplumsal olaylarda aslında çok aşina olduğumuz ama bir türlü adlandıracak kadar uzaktan bakamadığımız bazı olgular vardır ki, alttan alta değil, aslında ayan beyan etkilemektedir olayları, algılamaları, davranışları, hisleri, ilişkileri, siyaseti ve hatta dünyayı. Bazı soruların cevapları ise bu olguları anlamadan verilemez. Örneğin, neden bazı toplumlarda bireyler kendilerini daha ziyade bağlı oldukları cemaatlerle, gruplarla, uluslarıyla tanımlarlar da, bazı topluluklarda bu çok yoğun olarak görülmez... Neden bazı toplumlar kolayca hareketlenip bir ideoloji, lider ya da olgu etrafında kenetlenebilir de, bazıları ancak gerçekten savaş ya da benzer bir tehlike ortaya çıktığında refleks gösterir... Kuşaklar öncesinde yaşanan toplumsal olaylar, nasıl olur da o olayları hiç yaşamamış bireylerde, sanki kendilerinin başına gelmiş gibi canlı duygular uyandırabilir... Ya da kilometrelerce uzakta yaşayan grup üyeleri, nasıl olur da hiç tanımadıkları, muhtemelen hiç görmeyecekleri diğer grup üyelerinin rahatsızlıklarına sanki kendilerinin başına geliyormuş gibi tepki gösterirler de, başka gruptaki bireylerinin acılarına duyarsız kalıp acımasız olabilirler... Bazı grupların kurgusal ya da baştan verili inançları –gerçekliğe ne kadar uzak olursa olsun- nasıl olur da bireylerin sorgusuz sualsiz kabullenip ona göre davranmalarına neden olur... Dünya üzerindeki iki ulus arasında ortaya çıkmış bir çatışma, askerî, siyasi, ekonomik, hukuki önlem ve müdahalelere rağmen, neden kolayca çözümlenemez ve yıllarca canlılığını korur... Çözümlense bile, nasıl olur da daha sonraki ufak bir kıvılcımla, sanki her zaman ordaymış gibi capcanlı bir şekilde yeniden ortaya çıkar...
Bunlara benzer soruların arkasındaki olgular, çoğu zaman uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi, ve bazen de sosyoloji kuram ve modelleriyle açıklanmaya çalışılmıştır. Ancak tümünü birden yanıtlayabilecek kapsamda kuramlar hiçbirinde ortaya çıkmamıştır. Oysa dünya üzerinde yaşanan pek çok çatışma, bu soruların yanıtları bilinmeden anlaşılamaz. Bu yazıda, Türkiye için önemli bir çatışma olan Ermeni meselesi, yukarıdaki soruların yanıt alanlarının yardımıyla, yani psikolojik dinamikleri ile anlaşılmaya çalışılacaktır. Bu bakış açısı, hem uluslararası toplumun, hem de her iki tarafın, politika ve stratejilerini belirlemede yararlanacağı bir pencere sağlamaktadır.
Psikoloji ve Psikanalizin Uluslararası Çatışmaları Anlamaya Katkısı
Gruplar, toplumlar ya da uluslar arasında tarih boyunca ortaya çıkmış olan ve şu anda da uluslararası ilişkileri etkileyen grup çatışmaları, savaşlar ve bunların sonucunda ortaya çıkan göçler, yoksulluk ve yeni alt kültür oluşumları gibi olgular, siyaset biliminden, sosyolojiye, tarihten antropolojiye kadar pek çok disiplinin üzerinde çalıştığı alanlar olmuştur.
Stratejik Analiz’in Mart 2005 sayısında yer alan “Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkilerde Siyaset Psikolojisi” başlıklı yazıda[1] belirttiğimiz gibi, uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi son 50- 60 yılda Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) dağılması, Holocaust’un yaşanması, Avrupa Birliği gibi çok uluslu siyasi birliklerin kurulması ve benzeri önemli olayların gelişimini tahmin etmekte başarısız olmuştur. Son dönemlerdeki uluslararası ilişkiler yayınlarında, siyasi kararın rasyonel olduğunu savunan, makro düzeyli analiz yapan ve temel aktörün devlet olduğunu ileri süren gerçekçi yaklaşımın miladını doldurduğu ortaya atılmış, yerine makro düzey analiz ile mikro düzey analizlerin birleştirilmesini, olayları sadece neden-sonuçlarıyla değil, çok boyutlu ve döngüsel olduğu düşünülen süreçleriyle de anlayabilmeyi ve disiplinler arası yaklaşıma ağırlık verilmesini savunan bir yaklaşım önerilmiştir.[2] Uluslararası ilişkiler disiplininde bu yönde bir evrim görülürken, psikoloji ve psikanaliz gibi mikro düzeyli, bireysel ve ruh içi süreçleri inceleyen disiplinlerde de grup süreçlerinden yola çıkarak etnik grupları ve ulusları, grup-lider ilişkilerini araştıran çalışmalar çoğalmış, bu alandaki bilgi birikimi büyük-gruplar arasındaki çatışmaların çözümünde kullanılmaya başlanmıştır.
Örneğin, bazı sosyal psikoloji teorileri, uluslararası çatışmalarla ilgili olarak, realist yaklaşımın savunduğu argümanlara karşı, uluslararası ilişkilerde karşılıklı ilişkililiğin (mutuality) ve insan faktörünün önemine vurgu yapan önermeler getirmiştir. Bunlara göre, uluslararası çatışma, objektif bir değerlendirme sonucu ortaya çıkan rasyonel bir karardan çok, toplulukların kolektif ihtiyaçlarından ya da korkularından kaynaklanan bazı psiko-sosyal süreçlerin sonucunda ortaya çıkar. Uluslararası çatışma, devletler arası anlaşmazlıklardan çok, toplumlar arası süreçlerde işleyen bir olgudur. Uluslararası çatışma, bir tarafın diğeri üzerinde güç kullanarak yarattığı büyük zarar yüzünden ortaya çıkmaz; iki taraf arasında çok katmanlı fazları olan ve karşılıklı etkileşimle biçimlenen dönüşümlü bir süreçten oluşur. Ayrıca uluslararası çatışmalar, aktörlerin karşılıklı olarak birbirlerine sırayla etki- tepki gösterdikleri bir davranış silsilesi değil, kendi kendini çoğaltan, kışkırtıcı, çoğaltıcı bir dinamiği olan etkileşimsel bir seyir izler.[3]
Buradan yola çıkarak, diğer disiplinlerin yanı sıra, psikoloji ve psikanalizin uluslararası düzeyde etkili olduğu görülen uluslar arasındaki çatışmaları anlamada kullanılabileceğini ileri sürmek mümkündür.[4] Psikolojik indirgemecilikten uzak durarak yapılacak psikolojik ve psikanalitik yaklaşımlı analizin, uluslar ve etnik gruplar gibi büyük-gruplar arasında ortaya çıkan çatışmaları anlamada büyük katkı sağlayacağı düşünülmektedir.
Türk-Ermeni İlişkileri
Ermenistan ilk kez 1918’de bağımsızlığını ilan etmiştir. Bundan kısa bir süre sonra 1920’den itibaren SSCB içinde yer almış, SSCB’nin dağılmasından sonra ise 23 Eylül 1991 tarihinde ikinci kez resmî olarak bağımsızlığını ilan etmiştir.[5] Türkiye, Ermenistan Cumhuriyeti’ni ilk tanıyan devletler arasında olmuştur.[6]
Geçmişte, ayaklanıp silahlı eylemler yaparak, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Doğu Anadolu nüfusunun güvenliğini tehdit eden Ermeni topluluklarının 1915’te yerlerinin değiştirilmesi (ya da “tehcir” edilmesi), Ermenistan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin şu andaki dış politikalarını etkileyen ve iki ülke arasında çatışma yaratan en önemli olaydır. Bu olayın siyasi, hukuki, askerî ve ekonomik sonuçları her iki toplumu olduğu kadar uluslararası ilişkileri de etkilemektedir.
1988’den itibaren Ermenistan’ın Azerbaycan sınırlarında yer alan Karabağ’a saldırması, oradaki Azerilere etnik temizlik politikası uygulaması ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde alınan, işgal ettikleri Azerbaycan topraklarından şartsız çekilmesi yönündeki kararlara rağmen, hâlâ işgalci durumda olması[7], Türkiye’nin Ermenistan ile ilişkilerinde yaptırım yapma eğilimi gösteren bir siyaset izlemesine neden olmuştur. Ayrıca Ermeni diasporası başta olmak üzere Ermenilerin, pek çok ülkede, özellikle Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği parlamentolarında Ermeni soykırımını tanıma yönünde yaptıkları lobi çalışmaları, iki ülke arasındaki ilişkilerin daha da gerilemesine neden olmaktadır. Bunların yanı sıra, Ermeniler milattan önce dönemlerden beri yaşadıklarına, ancak diğer kavim ve uluslar tarafından yerlerinden edildiklerine inandıkları toprakların (bu topraklar bugün Azerbaycan, Gürcistan, İran ve Türkiye sınırları içindedir) Ermenistan’a geri verilmesini istemektedir. Ermeniler; Doğu Anadolu illerinden Erzincan, Erzurum, Bitlis, Van, Kars, Artvin, Rize, Trabzon, Giresun, Sivas, Malatya, Tunceli, Bingöl, Elazığ ve Muş topraklarını Batı Ermenistan olarak nitelemekte ve bu toprakların kendilerine verilmesini talep etmektedir.[8]
Bu sorunlar Türk- Ermeni ilişkilerini çatışmalı bir düzleme getirmiştir. Yıllar içinde her iki tarafın birbirlerine karşı izledikleri dış politikalarda ufak tefek değişiklikler gözlense de, genelde Türk tarafının savunucu ve tedbirli bir tutum içinde olduğu ve aktif tavır göstermediği, Ermenilerin yaklaşımlarında daha sert, saldırgan ve aktif oldukları gözlenmektedir.[9]