Doç. Dr. Erol GÖKA *
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Giriş
Şüphesiz bir halkın adını "sorun" kelimesiyle bir arada anmanın o halk için incitici bir yanı vardır. Ancak burada asla böyle bir amacımız yok. Tam tersine, Ermeni kanaat önderlerinin ve son zamanlarda da bizzat Ermenistan devletinin talepleri üzerine dünya siyasetinin gündemine sokulan "sorun"u tanımlayabilmek ve d.n "tarihsel bir olgu" iken bugün yeniden biçimlendirilerek "sorun" halini almış durumun çözümünü amaçlayan bir ortam oluşturabilmek için "Ermeni sorunu" adını kullanmayı seçiyoruz.
Kaldı ki, nesnelliğin oldukça zor olduğu böyle toplumsal-politik konularda bakışımızı belirleyen şöyle bir "önyargı"mız da var: Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırlarını oluşturan ve önceden Osmanlı İmparatorluğu sınırlarında olup da bugün Türkiye Cumhuriyeti’ne komşu olan coğrafyada Müslüman ve diğer dinlerden halklar arasındaki ilişkilerde esas olan tarihsel gerçek, çatışma değil uzlaşma halidir. Günümüzde Türk-Ermeni ya da Türk-Ortodoks (özellikle Rum) ilişkilerinde yaşanan sorunların çözümü de yeni baştan bu uzlaşma halinin tesis edilebilmesine bağlıdır.
Tarihsel-toplumsal ve politik olguların nasıl ele alınacakları beşeri bilimlerde bitmek tükenmek bilmeyen tartışmalara rağmen hala sorunludur. "Politik psikoloji", "halklar psikolojisi", "uluslar arası ilişkiler psikolojisi" gibi isimler altında incelenen ve bizim bu yazıyı yazma sırasında içinde olduğumuz alan ise tamamen karışıktır ve henüz akademik konumlanışı konusunda bile bir anlaşma sağlanabilmiş değildir. Akademideki genel eğilim, sorunu sosyal psikolojinin içinde ele almaktadır ve sosyal psikolojide grup içi ve gruplar arası ilişkiler konusunda öretilmiş oldukça değerli teorik ve ampirik bilgi birikimi vardır. Ancak tarihsel-toplumsal ve politik olgular, politikayla, diplomasiyle ve daha da önemlisi gerek grup davranışındaki gerek liderlik tarzındaki psikopatolojiyle çok yakından ilgilidir ve bu yüzden politika ve diplomasi konusunda bilgili ve deneyimli kimi psikanalistler de bu konularda fikirler öne sürmektedirler. Son zamanlarda grup psikoterapisinden ve "küçük grup" incelemelerinden elde edilen bilgilerle "büyük grup" davranışına ve gruplar arası ilişkilere yönelik bir bakış açısı oluşturma çabaları görülmektedir.
Biz bu yazıda Ermeni ve Türk halkları arasındaki gerçek ya da icat edilmiş çatışmanın çözümünü dileyen bir "önyargı"yla ve iki halk arasında yeniden kardeşlik duygularını tesis edebilmek amacıyla, psikodinamik yaklaşım ve grup psikoterapisi deneyimiyle, "Ermeni sorunu"nun gözden kaçan psikolojik boyutuna Işık düşürmeye çalışacağız.
"Ermeni sorunu"
"Ermeni sorunu", değişik aşamalardan geçmekle birlikte, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde ve özellikle İttihad ve Terakki’nin h.k.met olduğu Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıç yıllarında Ermeni halkının, Türk hükümeti tarafından Ruslarla işbirliği ve ihanet içinde oldukları gerekçesiyle bir soykırıma tabii tutulduğunun ileri sürülmesi temeline oturmaktadır. Bugün "Holocaust"un ardından İkinci Dünya Savaşı sonrası uluslararası hukukta "soykırım" kavramına yer verilmesinin bir devamı olarak "soykırım" olduğu bazı çevrelerce öne sürülen ama geçmişte "mezalim", "mukatele", "kıyım", "kırım" gibi adlarla anılan olayların hemen ertesinden itibaren "Ermeni sorunu" uluslar arası alana hem politik hem hukuksal olarak yansımıştır.
Türk tarafı olaylara tamamen farklı bakmakta, ortada bilinçli bir siyasetin sonucu olan "soykırım" ya da "kırım" gibi bir tutumun olmadığını, Savaşın kaotik ortamında, Ermenilerin düşman saflarında ve devlet güçlerine karşı silahlı mücadeleye girişmesi üzerine iki halk arasında adeta "iç savaş" benzeri bir tablo ortaya çıktığını, zamanın h.k.metinin de "tehcir" politikası uygulayarak önlem aldığını öne sürmektedir. Ermeni olaylarını gerekçe göstererek ve bazı yöneticileri sorumlu tutarak, olayların hemen ertesinde yapılan yargılamalardan Türk tarafı aleyhine bir sonuç çıkmamıştır. Konuya ilgi duyan tarihçiler arasında zaman zaman kabaran tartışmalar, bir sonuca ulaşmadan bugüne kadar sürmüştür.
Buna rağmen dünyanın birçok yerine ve özellikle Fransa’ya ve Kaliforniya’ya göçmüş ve orada kendi aralarında örgütlenerek bir diaspora oluşturmuş olan bir kısım Ermenilerin kini dinmemiş, bunlardan bazıları önce İttihat ve Terakki ileri gelenlerini, daha sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin yurtdışındaki görevlilerini öldürmek amacıyla Terör örgütleri kurma yoluna gitmişler ve kendilerince başarıyla sonuçlanan birçok suikast eylemi yapmışlardır. 20. yüzyılın son 10 yılında Ermeni örgütleri Terör faaliyetlerinin bir sonuç vermemesi üzerine bir eylem yap(a)mamışlardır. Terör örgütleri dışındaki diaspora faaliyetleri ise, 1970’lerden itibaren özellikle Batılı devletlerin parlamentolarında "Ermeni soykırımı"nın tanınmasına odaklanmıştır.
Bu arada tarih sahnesinde Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ve bu sistemin çökmesiyle Bağımsız Devletler Topluluğu içinde yer alan bir Ermenistan devleti vardır. Bağımsızlığın kazanılmasıyla birlikte ayrı bir siyasi güç olarak sesini duyurma, etkinliğini artırma gayreti içine giren ve bu amaçla diaspora ile işbirliğine girişen Ermenistan, hem Türkiye hem de Azerbaycan ile komşudur ve bağımsızlığın hemen ertesinde Azerbaycan ile savaşa tutuşmuş ve bu ülke topraklarının önemli bir bölümünü işgal etmiştir.
Ermenistan’la ilgili olarak dikkat çeken bir nokta da sosyalizm sonrasında yeni bir ekonomik ve toplumsal yapı inşa etmeye çalışan birçok ülkede olduğu gibi burada da sosyoekonomik yönden bir yoksulluk yaşanmasıdır ama farklı olarak Ermenistan bunlar arasında en çok göç veren ülkedir. Hani neredeyse olumsuz ekonomik koşullar, Ermenileri yeni bir "tehcir"le karşı karşıya getirmektedir.
1970‘lerden beri çeşitli ülke parlamentolarında kah gündeme gelip çekilen, kah kabul edilen, kah belirsiz bir zamana ertelenerek bekletilen "Ermeni soykırımı yasa tasarıları" 2000 yılıyla birlikte birçok ülkede birden hızla gündeme gelmiş ve birer birer onay almaya başlamıştır. Elbette bu durumdan önce diaspora Ermenilerinin Türkiye Cumhuriyeti’nin karşı-propaganda çalışmalarını yüzlerce kat aşan bir maddi ve örgütsel çabayla, kitaplar, bültenler, toplantılar ve lobi faaliyetleriyle konuyu Batılı kamuoyunun gündemine taşıma gayretleri olmuştur ama son yıllarda sorunun çok belirgin bir ivme kazanmış olduğu da açıktır. Doğal olarak her kabul edilen yasa tasarısıyla birlikte o ülkeyle Türkiye Cumhuriyeti’nin arasında bir gerilim yaşanmaktadır ve aslında her iki taraf için de bir sonuç alınması mümkün olmayan bu t.r gerilimler, birer komşu ülke olan Türkiye-Ermenistan ilişkilerini patlatacak olan dinamitler olarak uluslar arası arenadaki yerlerini almaktadırlar. Parlamentolarda tasarıların yasallaşmasının ardından sonra gelecek adımların Ermenilerin tazminat ve toprak talebi olacağı şeklindeki iddialar da göz önünde tutulduğunda, iki komşu ülkeyi ve halkı nasıl bir tehlike beklediği daha açıkça görülecektir.
Şimdi herkes tarihsel öncüllerine rağmen, neden "Ermeni Sorunu"nun şimdi gündeme geldiğini sormaktadır. Verilen cevaplar arasında "Kafkasya’nın dünya güç mücadeleleri bakımından taşıdığı jeo-stratejik ve zengin petrol ve doğal gaz yatakları açısından taşıdığı jeo-ekonomik önem"in hep vurgulanması çok dikkat çekicidir. Şüphesiz bu cevaplarda çok yüksek bir gerçeklik payı vardır ama biz yine de bir başka gerçeklik alanına, sorunun şimdiye kadar gözlerden kaçan psikolojik boyutuna bakmak istiyoruz. Yalnızca jeo-stratejik değerlendirmeler, sorunun dünyadaki güç mücadelesi açısından önemini göstermekle birlikte, komşu iki ülke ve kardeş iki halk arasındaki barışın tesisi, çatışmanın dinamikleri ortaya konmadan sağlanamaz.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Giriş
Şüphesiz bir halkın adını "sorun" kelimesiyle bir arada anmanın o halk için incitici bir yanı vardır. Ancak burada asla böyle bir amacımız yok. Tam tersine, Ermeni kanaat önderlerinin ve son zamanlarda da bizzat Ermenistan devletinin talepleri üzerine dünya siyasetinin gündemine sokulan "sorun"u tanımlayabilmek ve d.n "tarihsel bir olgu" iken bugün yeniden biçimlendirilerek "sorun" halini almış durumun çözümünü amaçlayan bir ortam oluşturabilmek için "Ermeni sorunu" adını kullanmayı seçiyoruz.
Kaldı ki, nesnelliğin oldukça zor olduğu böyle toplumsal-politik konularda bakışımızı belirleyen şöyle bir "önyargı"mız da var: Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırlarını oluşturan ve önceden Osmanlı İmparatorluğu sınırlarında olup da bugün Türkiye Cumhuriyeti’ne komşu olan coğrafyada Müslüman ve diğer dinlerden halklar arasındaki ilişkilerde esas olan tarihsel gerçek, çatışma değil uzlaşma halidir. Günümüzde Türk-Ermeni ya da Türk-Ortodoks (özellikle Rum) ilişkilerinde yaşanan sorunların çözümü de yeni baştan bu uzlaşma halinin tesis edilebilmesine bağlıdır.
Tarihsel-toplumsal ve politik olguların nasıl ele alınacakları beşeri bilimlerde bitmek tükenmek bilmeyen tartışmalara rağmen hala sorunludur. "Politik psikoloji", "halklar psikolojisi", "uluslar arası ilişkiler psikolojisi" gibi isimler altında incelenen ve bizim bu yazıyı yazma sırasında içinde olduğumuz alan ise tamamen karışıktır ve henüz akademik konumlanışı konusunda bile bir anlaşma sağlanabilmiş değildir. Akademideki genel eğilim, sorunu sosyal psikolojinin içinde ele almaktadır ve sosyal psikolojide grup içi ve gruplar arası ilişkiler konusunda öretilmiş oldukça değerli teorik ve ampirik bilgi birikimi vardır. Ancak tarihsel-toplumsal ve politik olgular, politikayla, diplomasiyle ve daha da önemlisi gerek grup davranışındaki gerek liderlik tarzındaki psikopatolojiyle çok yakından ilgilidir ve bu yüzden politika ve diplomasi konusunda bilgili ve deneyimli kimi psikanalistler de bu konularda fikirler öne sürmektedirler. Son zamanlarda grup psikoterapisinden ve "küçük grup" incelemelerinden elde edilen bilgilerle "büyük grup" davranışına ve gruplar arası ilişkilere yönelik bir bakış açısı oluşturma çabaları görülmektedir.
Biz bu yazıda Ermeni ve Türk halkları arasındaki gerçek ya da icat edilmiş çatışmanın çözümünü dileyen bir "önyargı"yla ve iki halk arasında yeniden kardeşlik duygularını tesis edebilmek amacıyla, psikodinamik yaklaşım ve grup psikoterapisi deneyimiyle, "Ermeni sorunu"nun gözden kaçan psikolojik boyutuna Işık düşürmeye çalışacağız.
"Ermeni sorunu"
"Ermeni sorunu", değişik aşamalardan geçmekle birlikte, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde ve özellikle İttihad ve Terakki’nin h.k.met olduğu Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıç yıllarında Ermeni halkının, Türk hükümeti tarafından Ruslarla işbirliği ve ihanet içinde oldukları gerekçesiyle bir soykırıma tabii tutulduğunun ileri sürülmesi temeline oturmaktadır. Bugün "Holocaust"un ardından İkinci Dünya Savaşı sonrası uluslararası hukukta "soykırım" kavramına yer verilmesinin bir devamı olarak "soykırım" olduğu bazı çevrelerce öne sürülen ama geçmişte "mezalim", "mukatele", "kıyım", "kırım" gibi adlarla anılan olayların hemen ertesinden itibaren "Ermeni sorunu" uluslar arası alana hem politik hem hukuksal olarak yansımıştır.
Türk tarafı olaylara tamamen farklı bakmakta, ortada bilinçli bir siyasetin sonucu olan "soykırım" ya da "kırım" gibi bir tutumun olmadığını, Savaşın kaotik ortamında, Ermenilerin düşman saflarında ve devlet güçlerine karşı silahlı mücadeleye girişmesi üzerine iki halk arasında adeta "iç savaş" benzeri bir tablo ortaya çıktığını, zamanın h.k.metinin de "tehcir" politikası uygulayarak önlem aldığını öne sürmektedir. Ermeni olaylarını gerekçe göstererek ve bazı yöneticileri sorumlu tutarak, olayların hemen ertesinde yapılan yargılamalardan Türk tarafı aleyhine bir sonuç çıkmamıştır. Konuya ilgi duyan tarihçiler arasında zaman zaman kabaran tartışmalar, bir sonuca ulaşmadan bugüne kadar sürmüştür.
Buna rağmen dünyanın birçok yerine ve özellikle Fransa’ya ve Kaliforniya’ya göçmüş ve orada kendi aralarında örgütlenerek bir diaspora oluşturmuş olan bir kısım Ermenilerin kini dinmemiş, bunlardan bazıları önce İttihat ve Terakki ileri gelenlerini, daha sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin yurtdışındaki görevlilerini öldürmek amacıyla Terör örgütleri kurma yoluna gitmişler ve kendilerince başarıyla sonuçlanan birçok suikast eylemi yapmışlardır. 20. yüzyılın son 10 yılında Ermeni örgütleri Terör faaliyetlerinin bir sonuç vermemesi üzerine bir eylem yap(a)mamışlardır. Terör örgütleri dışındaki diaspora faaliyetleri ise, 1970’lerden itibaren özellikle Batılı devletlerin parlamentolarında "Ermeni soykırımı"nın tanınmasına odaklanmıştır.
Bu arada tarih sahnesinde Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ve bu sistemin çökmesiyle Bağımsız Devletler Topluluğu içinde yer alan bir Ermenistan devleti vardır. Bağımsızlığın kazanılmasıyla birlikte ayrı bir siyasi güç olarak sesini duyurma, etkinliğini artırma gayreti içine giren ve bu amaçla diaspora ile işbirliğine girişen Ermenistan, hem Türkiye hem de Azerbaycan ile komşudur ve bağımsızlığın hemen ertesinde Azerbaycan ile savaşa tutuşmuş ve bu ülke topraklarının önemli bir bölümünü işgal etmiştir.
Ermenistan’la ilgili olarak dikkat çeken bir nokta da sosyalizm sonrasında yeni bir ekonomik ve toplumsal yapı inşa etmeye çalışan birçok ülkede olduğu gibi burada da sosyoekonomik yönden bir yoksulluk yaşanmasıdır ama farklı olarak Ermenistan bunlar arasında en çok göç veren ülkedir. Hani neredeyse olumsuz ekonomik koşullar, Ermenileri yeni bir "tehcir"le karşı karşıya getirmektedir.
1970‘lerden beri çeşitli ülke parlamentolarında kah gündeme gelip çekilen, kah kabul edilen, kah belirsiz bir zamana ertelenerek bekletilen "Ermeni soykırımı yasa tasarıları" 2000 yılıyla birlikte birçok ülkede birden hızla gündeme gelmiş ve birer birer onay almaya başlamıştır. Elbette bu durumdan önce diaspora Ermenilerinin Türkiye Cumhuriyeti’nin karşı-propaganda çalışmalarını yüzlerce kat aşan bir maddi ve örgütsel çabayla, kitaplar, bültenler, toplantılar ve lobi faaliyetleriyle konuyu Batılı kamuoyunun gündemine taşıma gayretleri olmuştur ama son yıllarda sorunun çok belirgin bir ivme kazanmış olduğu da açıktır. Doğal olarak her kabul edilen yasa tasarısıyla birlikte o ülkeyle Türkiye Cumhuriyeti’nin arasında bir gerilim yaşanmaktadır ve aslında her iki taraf için de bir sonuç alınması mümkün olmayan bu t.r gerilimler, birer komşu ülke olan Türkiye-Ermenistan ilişkilerini patlatacak olan dinamitler olarak uluslar arası arenadaki yerlerini almaktadırlar. Parlamentolarda tasarıların yasallaşmasının ardından sonra gelecek adımların Ermenilerin tazminat ve toprak talebi olacağı şeklindeki iddialar da göz önünde tutulduğunda, iki komşu ülkeyi ve halkı nasıl bir tehlike beklediği daha açıkça görülecektir.
Şimdi herkes tarihsel öncüllerine rağmen, neden "Ermeni Sorunu"nun şimdi gündeme geldiğini sormaktadır. Verilen cevaplar arasında "Kafkasya’nın dünya güç mücadeleleri bakımından taşıdığı jeo-stratejik ve zengin petrol ve doğal gaz yatakları açısından taşıdığı jeo-ekonomik önem"in hep vurgulanması çok dikkat çekicidir. Şüphesiz bu cevaplarda çok yüksek bir gerçeklik payı vardır ama biz yine de bir başka gerçeklik alanına, sorunun şimdiye kadar gözlerden kaçan psikolojik boyutuna bakmak istiyoruz. Yalnızca jeo-stratejik değerlendirmeler, sorunun dünyadaki güç mücadelesi açısından önemini göstermekle birlikte, komşu iki ülke ve kardeş iki halk arasındaki barışın tesisi, çatışmanın dinamikleri ortaya konmadan sağlanamaz.