Sömürgecilik

ilteriş Çevrimdışı

ilteriş

Kağan
Yönetici
AİT OLUNMAYAN TOPRAKLARDAKİ HAK İDDİALARI

1. SÖMÜRGECİLİĞİN GELİŞMESİNDE ROL OYNAYAN FAKTÖRLER

Sömürgecilikle emperyalizm deyimleri arasında kesin bir ayrım yapılamamıştır. Günümüzde sömürgecilik deyimi son yıllarda kullanılmaz olmuştur. Sebebi ise, dünyadaki sömürge alanlarının pek az olmasıdır. 1945 de Birleşmiş Milletler kurulduğu zaman 53-54 üyesi vardı. Bugün ise 151 üyesi vardır. 20 yıl önce Afrika'da bağımsız devlet sayısı 5 veya 6 idi, bugün 51 olmuştur. Bu devletlerin çoğunluğu 1960'dan sonra bağımsız olmuştur. Asya ve Ortadoğu da aynı şekildedir. Ortadoğu devletleri 1945-1946 da bağımsızlıklarını almışlardır. Asya ülkelerinde ise Çin ve Japonya hariç tutulursa İkinci Dünya Savaşı sonunda bağımsız devlet yoktu. Bugün ise Asya'da sömürge kalmamıştır.

Bugün "Sömürgecilik" yerine "emperyalizm" deyimi kullanılmaktadır. O halde emperyalizm nedir? Emperyalizm: Bir devletin diğer bir devlet üzerinde, ister maddi, ister manevi bir kontrol, nüfuz kurması veya bir üstünlük sağlaması demektir.

Tarihte sömürge kurmak, büyük toprak kazanmak, büyük devlet olmak için gerekli sayılmaktaydı. Sömürgecilik bezen dini sebeplere dayanarak da olmuştur. Osmanlı devleti de din faktörüyle yayılmaya çalıştığı zaman başka devletlerle çatışma haline gelmiş ve askeri zorunluluklar ortaya çıkınca birtakım topraklar stratejik ve askeri bakımdan önem kazanmıştır. Bunun için sömürgecilik hareketleri bezen askeri ve stratejik sebeplere de dayanmaktadır. İngiltere’nin 1878 de Kıbrıs'a yerleşmesi gibi. Asıl ekonomik ve siyasal faktörler sömürgecilikte rol oynamaktadır.

XIX'uncu yüzyılda doğan ve günümüze kadar tesirlerini devam ettiren sömürgecilik tamamen ekonomik faktörlere dayanmaktadır. 1875 yılında Afrika'nın Avrupa sömürgeciliğine konu olan kısmı kıtanın 1/10'i kadardır. 1895 yılında Afrika'nın batı sömürgeciliğine konu olmayan kısmı 1/10'dir. 1890'la 1913 arasında Avrupa sömürgeciliğinin

Gelişmesi sonucunda Avrupa devletlerinin sömürgecilik yoluyla kazandıkları toprak ve nüfus şöyledir:

Ülke- Kazandığı toprak- Kazandığı nüfus

İngiltere 4.250.000 mil 66.000.000

Fransa 3.500.000 mil 26.000.000

Rusya (Asya) 500.000 mil 6.500.000

Almanya 1.000.000 mil 13.000.000

Belçika (Kongo) 900.000 mil 8.500.000

Dtalya 185.000 mil 750.000

Avrupa'yı 1890'lardan itibaren sömürgeciliğe iten faktör tamamen ekonomiktir. 1870'lerden sonra endüstrinin gelişmesi başlıca ekonomik faktör olarak görünmektedir. Endüstrinin gelişmesi ortaya bir takım önemli problemler çıkarmaktadır: Endüstri geliştikçe üretim artmıştır, üretim arttıkça endüstri ülkelerinin kendi nüfusları bu üretimi tüketemez olmuşlardır. Bir üretim fazlası ortaya çıkmıştır. Bu üretim fazlasını dağıtacak alanlar aramaya başlamışlardır.

Öte yandan endüstrinin ham madde problemi ortaya çıkmıştır. Avrupa'nın sınırlı ham madde kaynağı karşısında yeni ham madde kaynakları, ham madde sağlayacak topraklar elde etme zorunluluğunu ortaya çıkarmıştır. Ekonomik gelişme bakımından 1913 yılında Almanya'nın ithalatının % 87'sini ham madde ve yiyecek teşkil ediyordu. Bu nisbet Fransa için % 80 ve İngiltere için de % 80'dir. Bu ülkelerde görüldüğü gibi gittikçe artan bir ham madde ihtiyacı ortaya çıkmıştır. 1913 yılında Alman ihracatının % 66'sını endüstri mamulleri, Fransız ihracatının % 60'ını ve İngiliz ihracatının % 66'sını teşkil etmiştir.

Endüstrinin bu gelişimine paralel olarak milletlerarası ticaret de aynı şekilde genişlemiştir. Mesela dünya ticaretinin hacmi 1870 yılında 58 milyar Frank iken, 1913 yılında 200 milyar franktır. Aynı paralelde olmak üzere, 1800 yılında Avrupa'nın kömür üretimi sadece 15 tondur. 1900 yılında 700 milyon ton, 1913 de 1.2 milyar tondur. 1890 yılında petrol üretimi 10 milyon ton iken 1900 yılında 20 milyon tona, 1910 yılında 44 milyon tona ve 1913 yılında da 52.600.00 tona çıkmıştır. Petrol üretimindeki bu artış sömürgecilik bakımından yeni mücadelelere yol açmıştır.

19'uncu yüzyılda ve 20'inci yüzyılın başında, sömürgeciliğin en etkili vasıtalarından biri demiryoludur. Demiryolu, bilhassa Asya ve Afrika'da sömürgeciliğin gelişmesinde en müessir vasıta olmuştur. 1890 yılında dünyadaki demiryollarının uzunluğu 617.000 km., 1913 de % 80 nispetinde artmak suretiyle 1.104.000 km. oluyor. 1890-1913 devresinde Asya’da demiryolu artışı % 127'dir. Afrika'da ise bu oran % 270'dir. 19'uncu yüzyılda sömürgeciliğin iki aktif alanı, Afrika ile Uzak Doğu olmuştur. Orta ve Güney Amerika, yani Latin Amerika, Amerika Birleşik Devletlerinin nüfuzu altına girmiş ise de, bu durum, Afrika ve Uzak Doğudan farklı olarak, doğrudan doğruya bir sömürgecilikten ziyade, özel bir münasebet düzeni şeklinde ortaya çıkmıştır.

2. AFRİKA'NIN SÖMÜRGELEŞMESİ

Afrika’nın sömürgeleşmesi gayet kısa bir sürede olmuştur. O kadar ki, 1870 de Afrika’nın ancak onda biri sömürge iken, 1890 da sömürge olmamış kısım ancak onda bir miktarında idi.

Afrika’nın insanlığın bilgisine açılması devre devre olmuştur ve burada da üç devreyi tespit etmek mümkündür. Bunlardan ilk devreyi teşkil eden ilk çağlarda, Kuzey Afrika’da Mısır ve Kartaca medeniyetlerine rastlamaktayız. Daha sonra bunların yerini Roma İmparatorluğunun dağılmasından sonra ve Osmanlı İmparatorluğunun ortaya çıkışı ile, Kuzey Afrika Osmanlı İmparatorluğunun kontrolüne girmiştir.

8'inci, 9'uncu ve 10'uncu yüzyıllarda ise Arap yarımadasının Doğu Afrika ile temasa geçtiğini görüyoruz. Somali, Kenya ve Kızıldeniz kıyıları X. yüzyıldan itibaren Arapların sömürgesi olmuştur. Doğu Afrika’nın Arapların sömürgesi olması, bu bölgelerde Arap dil ve kültürünün ve aynı zamanda Müslümanlığın yayılması neticesini vermiştir. Arap dil ve kültürünün bu bölgelerdeki tesiri günümüze kadar devam etmiş ve bugün dahi buralarda mahalli dillerle Arapçanın karışmasından meydana gelen ve "Sahil Dili" manasına gelen Swahili dili konuşulmaktadır.

Orta Doğu'nun Arap kuşağının Osmanlı İmparatorluğunun kontrolüne girmesinden sonra, Doğu Afrika’daki Arap kontrolü da zayıflamıştır. Fakat tam bu sıralarda, Avrupalılar Afrika ile alakadar olmaya başlamışlardır. 15'inci yüzyıldan itibaren Portekizliler Angola ve Mozambik kıyılarını ele geçirirken, Hollandalılar da Güney Afrika kıyılarına yerleşmeye başlamışlardır. Fransızlar ise Afrika’ya, 16'ıncı yüzyıldan itibaren ve Batı Afrika kıyılarında Senegal'den itibaren Afrika’ya girmeye çalışmışlardır. İngilizler ise, genellikle Gine Körfezi kıyılarına yerleşmişlerdir.

Denizcilikte ilerlemiş olan Avrupa ülkeleri Afrika’nın kıyılarına yerleşmekle beraber, iklim ve tabiat şartlarının güçlüğü dolayısıyla, kıtanın içerlerine girmeye cesaret edememişlerdir. Bu sebeple, 19'uncu yüzyılın ortalarına gelinceye kadar, Afrika’nın iç kısımları ve buralardaki hayat, insanların bilgisine kapalı kalmıştır.

Afrika’nın insanlığın bilgisine açılmasında Nil nehri büyük rol oynamıştır. Çok eski çağlardan beri Nil nehri ve bilhassa Nil'in kaynağı insanların merakını çekmekte idi. 19'uncu yüzyılda Nilin kaynağını araştırma teşebbüsünde bulunan, İngiliz John Speak'tır. 1850 de Samuel Baker'de bu nehrin kaynağını bulma teşebbüsüne girişmiş, lakin başarılı olamamıştır. Nilin kaynağını bularak insanlığın bilgisine ilk defa açan David Livingstone'dur. Livingstone 1842 yılından 1873 yılına kadar Afrika’nın içerlerinde yaptığı gezilerde Nil'in kaynağını bulmuş ve Afrika’nın bilinmeyen kısımlarını insanlığın bilgisine açmıştır. Bu gezileri sırasında Kongo ve Zambezi nehirlerini de bulmuştur.

Levingstone öldükten sonra, Henry Morton Stanley onun gezilerini devam ettirerek, 1870-1894 yılları arasında Uganda, Kenya ve Kongo'nun iç kısımlarını gezmiştir.

Afrika’nın, bir bakıma "keşfedilmesi", Avrupa devletlerinin kıyılardan içerlere hücumuna sebep olmuştur. Bu, sömürgeleşmenin hızlanmasıdır. Kıyıda bir yeri ele geçiren, içerlere kadar olan geniş toprakların kendisinin olduğunu ilan ediyordu. Bu ise, anlaşmazlıkları arttırdı. Bu sebeple Avrupa devletleri, 1885 yılında Berlin'de toplanıp "Berlin Senedi" adı ile bir belge imzaladılar. Bu senet, süpürgecilikte "fiili işgal" prensibini kabul ediyordu. Yani, Afrika’da bir toprağı fiilen işgal etmedikçe, orasına sahip olunamayacaktı. "Fiili İşgal" prensibi Afrika’ya hücumu daha da hızlandırdı. Her devlet, diğerlerinden önce harekete geçip, daha geniş toprakları işgale çalıştı. Avrupa politikasına ağırlık veren Bismarck bile bu sömürgeciliğe koşuştan geri kalmadı. Doğu Afrika’da Tanganyika (bugünkü Tanzania) 1884 de Almanya tarafından işgal edilmişti. Bunun arkasından Almanya Güney-Batı Alman Afrikasını (bugünkü Namibia) ve Gine Körfezinde Togo ve Kamerun’u ele geçirdi.

A) İngiltere’nin Sömürgecilik Faaliyetleri

Afrika’nın sömürgeleşmesinde aslan payını İngiltere almıştır. İngiltere, Avrupa’da Napolyon Savaşlarını sona erdiren ve Avrupa haritasına yeni bir şekil veren 1815 Viyana Kongresi kararları ile Hollanda’nın elinden güney Afrika’daki Cape sömürgesini almıştır. Bundan sonra, 1840'larda, güney Afrika’dan daha yukarılara çıkıp, bugün Güney Afrika Cumhuriyetinin sınırları içinde bulunan Oranj ve Transvaal topraklarını da Cape sömürgesine (Cape Colony) kattı.

Daha yukarda da belirttiğimiz gibi, İngiltere 1882 de Mısırı işgal etmekle Afrika’nın kuzey ucuna da yerleşmiş olmaktaydı. 1885 Berlin Konferansından sonra ise; Nil nehrinin bütünlüğünü korumak için, Mısırdan güneye inip Sudan'ı da ele geçirmek istedi. Fakat buradaki Müslüman halkın silahlı mukavemeti ile karşılaşıp iki kere de yenilgiye uğradı. Bunun üzerine Sudan meselesine bir süre ara verip, tekrar güneye döndü. 1885-1895 arasında, Transvaal'dan kuzeye çıkıp Rodezya (bugünkü Zimbabwe) ile Nyasaland'ı (bugünkü Malawi) aldı ve buradan da daha yukarılara çıkarak Kenya ve Uganda'ya girdi. Şimdi arada tek boşluk olarak Sudan kalmıştı. Onun için 1895-96 da yaptığı silahlı mücadele ile 1896 da Sudan'ı da işgal etti. Sudan'ın işgali ile İngiltere, Afrika’nın kuzeyinde İskenderiye’den güneyinde Cape Town'a kadar geniş bir şerit halinde uzayan büyük bir sömürge imparatorluğu kurmuş olmaktaydı.

B) Fransa’nın Sömürgecilik Faaliyetleri

Fransa’nın Afrika’daki sömürgecilik faaliyeti, İngiltere’ninkinin aksi istikamette olmuştur. Yani İngiltere Afrika’da kuzey-güney istikametinde hareket ederken, Fransa Afrika’ya batı-doğu istikametinde girmek istemiş ve bunun için de Senegal'den hareket etmiştir. Fransa’nın 1880'lerde Senegal'den hareketle batıya doğru ilerlemesi İngiltere’yi endişelendirmiştir. Zira bu sırada Gine Körfezine de İngiltere hâkimdir ve Fransa’nın Niger nehri istikametinde ilerlemesi dolayısıyla İngiltere, Fransa’nın Niger nehrini takiben güneye Gine Körfezine sarkmasından korkmuştur. Fakat Fransa’nın İngiltere ile yapmış olduğu bir anlaşma ile, Niger nehrinden güneye inmemeyi vaat etmesi, bir çatışmayı önlemiş ve İngiltere’yi rahatlatmıştır.

Fransa’nın güneye inmesinin İngiltere tarafından engellenmesi, bu devleti doğu istikametinde ilerlemeye adeta mecbur bırakmış olmaktaydı. Bu sebepten ilerlemesine devam ederek bugünkü Mali, Niger, Chad ve Merkezi Afrika Cumhuriyeti topraklarını ele geçirip Sudana girdi ve Nil'in iki büyük kolundan olan Beyaz Nil kıyılarına dayandı. Tam bu sıradadır ki İngiltere de kuzeyden ve güneyden Sudan'ı işgale başlamıştır. Her iki devletin kuvvetleri Beyaz Nil üzerinde Kodok'da (Fachoda) karşı karşıya geldiler. Nerdeyse aralarında bir savaş çıkacaktı. Çünkü İngiltere Fransa’nın Sudan'dan çıkmasında ısrar etti. Fransa İngiltere ile bir savaşı göze alamadığı için, 1898 yılında Sudan'dan çekildi ve İngiltere de Nil'in bütünlüğünü kendi eline geçirmeye muvaffak oldu. İngiltere ile Fransa Madagaskar üzerinde de çatıştılar. Fakat Sudan İngiltere için daha mühim olduğundan, Madagaskar'ı Fransa’ya bıraktı ve oradan çekildi.

3. UZAK DOĞU'DA SÖMÜRGE HAREKETLERİ

Uzak Doğu'da Batılıların sömürgecilik faaliyetleri bilhassa iki alanda cereyan etmiştir: Güney-Doğu Asya ve Çin. Fakat Çini sömürgeleştirme ve kontrol altına alma çabaları, Avrupa diplomasisine en fazla tesir eden bir unsur olmuştur.

A) Güney-Doğu Asya’daki Mücadele

19'uncu yüzyılın ikinci yarısında Güney-Doğu Asya'daki mücadele esas itibariyle İngiltere ile Fransa arasında cereyan etmiş ve bu mücadelede de Hindistan başrolü oynamıştır.

İngiltere 1756-63 Yedi Yıl Savaşları sonunda Fransa’nın elinden Hindistan’ı almaya muvaffak olmuştu. Bundan sonra da Hindistan İngiltere’nin dış politikasında ağırlıklı bir unsur haline gelmiştir. Zira İngiliz ekonomisi için çok ehemmiyetli idi.

19'uncu yüzyılın ortalarına gelinceye kadar Hindistan’a doğrudan doğruya bir tehlike yönelmemiştir. Fakat 1854-56 Kırım Savaşında Rusya’nın yenilip, faaliyetlerini Avrupa’dan Sibirya ve Orta Asya’ya naklederek buraları sömürgeleştirmeye başlaması ile, Hindistan için bir tehlike ortaya çıkmaya başlıyordu. Çünkü Orta Asya’daki Türk devletlerini birer birer yıkıp buraları sınırlarına katan Rusya, güneye Hindistan istikametine inmeye başlamıştı. Bu ise İngiltere’yi korkuttu ve Orta Asya’da Rusya ile İngiltere arasında bir mücadele başladı. Bu mücadele yarım yüzyıla yakın sürdü ve ancak 1907 İngiliz-Rus anlaşması ile Rusya’nın Afganistan’ın ötesine atılması ile sona erdi. İngiltere bu anlaşma ile Hindistan’ın Rusya’ya karşı güvenliğini korumuş olmaktaydı. Lakin 1880'lerden itibaren bu kere Hindistan doğudan bir tehlike ile karşılaştı. Fransa güney-doğu Asya’da yayılmaya başlamıştı.

Fransa, orta çağın din fanatizminin tesiriyle 16'ıncı yüzyılda Hindiçini ile yakından ilgilenmiş ve bu topraklara bir takım misyonerler göndererek buralar halkını Katolik yapmaya çalışmıştı. Fakat araya 1789 Fransız İhtilalinin girmesi ve bunu takip eden gelişmeler, sonraları Fransa’nın Hindiçini ile ilgilenmesini engellemişti. Günün gelişmelerine paralel olarak nasıl Fransa 1880'lerden itibaren Afrika’da sömürgecilik faaliyetlerini arttırmış ise, aynı zamanda tekrar Hindiçini ile de ilgilenmeye başladı. O zamanki Hindiçini denen topraklar, bugün Vietnam, Laos ve Kamboçya'yı ihtiva etmekte idi ve burada Annam İmparatorluğu bulunuyordu. Fransa Annam İmparatorluğunu kontrolü altına aldıktan sonra batı istikametinde ilerleyerek Siyam'a (bugünkü Tayland) girmeye başladı. Fransa’nın Siyam'a girmesi İngiltere’yi harekete geçirdi. Çünkü Fransa batıya doğru, yani Hindistan istikametinde ilerlemekteydi. İngiltere, Hindistan’ın doğu sınırlarının güvenliğini sağlamak için, Hindistan’ın doğusundaki Birmanya’yı işgal etti ve oradan ilerleyerek Siyam'a girmeye çalıştı. Bu suretle iki devlet Siyam üzerinde bir mücadele ve çatışma durumuna girdiler. İki devletin münasebetleri o derece gerginleşti ki, 1895-96 da nerdeyse ikisi arasında bir savaş çıkacaktı. Lakin Fransa burada da bir savaşı göze alamadı ve 1896 da İngiltere ile Siyam konusunda bir anlaşma yapmak zorunda kaldı. Bu anlaşma ile Siyam üç bölgeye ayrıldı. Doğusu Fransız, batısı İngiliz nüfuz alanı oluyordu ve ortada boş bir tampon bölge bulunacak ve hiç bir devlet buraya girmeyecekti. Bu suretle İngiltere Hindistan ile Fransa arasına böyle bir tampon bölge sokmuş ve Fransa’yı belirli bir mesafede Hindistan’dan uzak tutmuş olmaktaydı.

B) Çin'in Batıya Açılması

Çin'in Avrupa ile teması, 13'üncü ve 14'üncü yüzyıllara kadar, yani Marco Polo zamanına kadar gitmektedir. Avrupa’nın Çinle bir hayli geniş bir ticareti vardı ve Çinin ipekli kumaşları, Uzak Doğu'nun baharatı Avrupa’da çok tutulan tüketim malları idi. Lakin Orta Çağ'dan itibaren gerek Çinin, gerek Japonya’nın Avrupa ile münasebetleri kesilmiştir. Bu iki devlet kapılarını Batıya kapamıştır ve bu durum bilhassa 17'inci yüzyıldan itibaren ortaya çıkmıştır. Bunun da sebebi, Avrupa devletlerinin Çin’de ve Japonya’da Hıristiyanlığı yaymak için yaptıkları propaganda ve çalışmalardır. Hıristiyan papazların Çin ve Japon halkı arasında yaptıkları din propagandası, din konusunda en az Avrupa kadar fanatik olan bilhassa Çin’de büyük tepkiyle karşılandı. Hıristiyan papazlara (misyonerlere) karşı duyulan bu tepki neticesi, Çin ve Japonya 17'inci yüzyıl sonlarında kapılarını Batıya kapayıp, Avrupa ile her alandaki münasebetlerini en asgari seviyeye indirmeye çalışmışlardır. Mesela Çin, bütün limanlarını Avrupa’ya kapamış ve sadece Canton limanını Avrupa ile ticaretine açık bırakmıştır. O da limanın tamamı değil, limanın ancak bir kısmı Avrupa’dan gelen gemilere ayrılmıştı. Gemiler mallarını buraya getirip belirli Çinli tüccarlara satarlar ve alacakları malları da yine bu tüccarlardan alırlar, fakat hiç bir şekilde halkla temasta bulunmazlardı.

Japonya ise Çin’den daha sıkı davranmış ve tüm limanlarını Batılılara kapamıştı. O kadar ki, bir deniz kazasından kurtulan bir yabancı dahi, Japon kıyılarına çıktığında derhal öldürülürdü.Fakat 19'uncu yüzyıldan itibaren Uzak Doğu için işler değişmeye başladı. Avrupa devletlerinin sanayileşmeye başlaması, bu ülkeler için hammadde kaynağı ve pazar meselesini ortaya çıkardı ve bu gelişme de sanayileşen Avrupa devletlerini sömürgeciliğe itti.

Avrupa ülkeleri içinde daha 18'inci yüzyılda sanayi inkılâbını tamamlayan İngiltere olmuştur. Diğer devletlerin sanayileşmeyi tamamlamaları 19'uncu yüzyılda gerçekleşmiştir. Diğer taraftan, İngiltere’nin 1763 de Hindistan’ı ele geçirmesi kendisini Çine komşu yapmış oluyordu. Bu sırada Hindistan’da afyon yetişiyordu ve afyonun en iyi pazarı da, halkın afyon içtiği, Çin idi. İngiltere bu afyon ticaretinden bir hayli para kazanmaktaydı. Lakin bir süre sonra Çin imparatorlarının afyon içilmesini ve dolayısıyla ticaretini yasaklaması İngiltere’nin hoşuna gitmedi. Hindistan’dan Çine kaçak afyon sokulması meselesi Çinle İngiltere’nin arasını açtı ve İngiltere 1839 da Çine savaş açtı. Bu savaşa "afyon savaşı" da denir.

Savaş üç yıl kadar sürdü ve Çin yenilerek 1842 yılında İngiltere ile Nanking anlaşmasını imzalamak zorunda kaldı. Çin bu anlaşma ile, Canton limanından gayrı, beş limanını daha Avrupa’ya açıyordu. İngiltere’nin arkasından Birleşik Amerika ve Fransa da 1844 de Çinle imzaladıkları anlaşmalarla, İngiltere’nin elde ettiği ticari hakları elde ettiler.

Çinin Avrupa devletleri tarafından sömürülmesinde rol oynayan mühim bir faktör de, bugün de tatbik edilmekte olan bir milletlerarası ticaret sistemidir. "En ziyade müsaadeye mazhar millet muamelesi" (Most favored nation clause) denen bu sisteme göre, bir millet ticari münasebetlerinde herhangi bir devlete imtiyazlar tanıyacak olursa, bundan otomatik olarak diğer devletler de yararlanmaktadır. Tabii anlaşmalarında böyle bir prensip kabul edilmiş ise.

Avrupa devletlerinin hepsi Çinle yaptıkları anlaşmalarda, bu prensibi Çine kabul ettirmişlerdir. Dolayısıyla, 1842'den sonra Çin ne zaman herhangi bir devlete bir imtiyaz verse, bundan derhal bütün öbürleri de yararlanmışlardır. Bu ise, biraz aralanmış olan kapının sonuna kadar açılması demek olmuştur.

Çinin 1842'den itibaren Avrupa’nın sömürüsüne maruz kalması ve Avrupa devletlerinin Çinin başına üşüşmeleri, Çin halkı tarafından tepki ile karşılandı ve 1851 de Taypingler Ayaklanması denen bir ayaklanma çıktı. Hareket Avrupa, yani yabancı düşmanlığına dayanıyordu. Bunun için Avrupa devletleri derhal bir menfaat birliği yaparak, Çin sularına donanmalarını gönderdiler. Bu baskı karşısında Çin İmparatoru Taypingler ayaklanmasını bastırmakla beraber, 1858 de İngiltere ve Fransa ile imzaladığı Tien-Tsin anlaşması ile 11 limanını daha Avrupa ticaretine açmak zorunda kaldı. İngiltere ve Fransa donanmalarını çektikten sonra Çin, Tien-Tsin anlaşmasını savsaklamak istedi. Bunun üzerine bütün Avrupa devletleri 1860 yılında müşterek bir askeri kuvvet kurup bunu Çine sevkettiler. Çin bu durum üzerine geriledi ve 1860 da Avrupa devletleri ile Pekin anlaşmasını imzalamak zorunda kaldı. Pekin anlaşması, Çinin sadece limanlarını değil, bütün iç kısımlarını ve her tarafını Avrupa’ya açmaktaydı.

Çin, Avrupa devletlerinin bu sömürü hücumu karşısında, bu devletleri birbirine karşı oynamak suretiyle kendisini korumak ve kurtarmak istemiş ise de, her gün biraz daha batağa saplanmaktan kendisini kurtaramamıştır. Zira menfaatleri tehlikeye düştüğünde, birbiriyle rakip olan Avrupa devletleri, derhal işbirliğine girmekten kaçınmamışlardır.

C) Japonya'nın Batıya Açılması

Japonya’yı Batıya açan 1854 de Birleşik Amerika olmuştur. Japonya Çin gibi açılmaya karşı koymamıştır. Amerikanın baskısı karşısında Japonya, bu devletle başedemeyeceğini görmüş ve kapılarını Amerika’ya açmayı kabul etmiştir. Tabii Amerikanın arkasından diğer devletler gelmiştir.

Bununla beraber, Çin ve Japonya Batıya açıldıktan sonra çok farklı gelişmeler göstermiştir. Bu gelişmeler birbirine ters istikamette olmuştur. Biraz önce de belirttiğimiz gibi, Çin Batıya açıldıktan sonra her gün biraz daha sömürü bataklığının içine gömülmüştür. Bunun da sebebi, Çin, Batı ile temasa gelmesine rağmen, Batı medeniyet ve tekniğine tepki göstermiş ve Çin halkı Avrupalı ile temas etmekten daima kaçınmıştır. Körükörüne bir Avrupa düşmanlığı politikası takip etmiştir.

Japonya ise Çinin tamamen aksi bir politika takip etmiştir. Japonlar Batıya açıldıktan sonra şu noktayı gayet iyi görmüşlerdir: Eğer kendilerini kısa sürede toparlamaz ve Batı tekniği seviyesine ulaşamayacak olurlarsa, Avrupa tarafından sömürülüp ezileceklerdir. Bundan dolayı, Japonya bir an önce Batı tekniğini almak zorundadır. Böyle bir yol takip eden Japonya, 40 yıl sonra, 1894-95 de Avrupa devletlerinin karşısına, sömürgeleşmiş bir ülke olarak değil, sömürgeci bir devlet olarak çıkacaktır.

Japonya 1854'den sonra Batının seviyesine çıkabilmek için, Amerika ve Avrupa’ya yüzlerce ve yüzlerce öğrenci göndermiştir. Batı teknik ve teknolojisine ulaşabilmek için bununla da yetinmemiş, tamamen feodaliteye dayanan iç idari ve sosyal yapısını da değiştirmeye başlamıştır. İmparator Mutsihito'nun 1868 de kabul ettiği Meiji Restorasyonu (yani Aydın Hükümet) ile Japonya bir dizi hızlı ve köklü değişiklikler geçirmeye başlamıştır. Bir dizi reformlarla ülkenin ve toplumun çehresi değişmiştir. Bir iki örnek verelim: 1872 de çıkarılan bir kanunla kadın ve erkek her Japon için ilköğretim zorunlu oldu. 1871 de ilk gazete yayınlandı. 1873 de mecburi askerlik sistemi kabul edildi. Yine 1871 de "Daymiyo" denen derebeylik sistemine son verilerek ülke çağdaş bir şekilde idari bakımdan organize edildi. Ekonomik alandaki gelişmeler de aynı hızlı tempo ile gerçekleştirildi. 1870 de ilk demiryolu yapımına başlanmış iken, yirmi yıl sonra, 1890 da demiryollarının uzunluğu 7200 kilometre idi. 1868-1898 arasındaki otuz yıllık devrede 2190 fabrika yapıldı.

Ne var ki, Japonya’nın bu hızlı gelişmesi, bu ülkeyi de bir sömürgeci devlet haline getirdi. Şimdi Japonya gözlerini dışarıya çevirmiş ve hemen yakınındaki Kore'ye göz dikmişti. Kore meselesi Japonya’yı Çinle savaşa götürecektir.

Ç) Çin-Japon Savaşı: 1894-1895

Japonya’nın Çine ait bulunan Kore ile ilgilenmesinin sebeplerini şu şekilde belirtebiliriz:

a) Kore gelişmekte olan Japon ekonomisi için hem bir ham madde kaynağı ve hem de iyi bir pazar olabilirdi. Kore'nin yeraltı ve yerüstü zenginlikleri genişti.

b) Japonya ilerde Asya’da da yayılacak ise, Kore bu iş için iyi bir atlama taşı olabilirdi. Asya’ya adım atabilmek için ilk önce Kore’ye ayak basmak gerekirdi.

c) Asya’dan Japonya’ya yönelebilecek bir tehdit ve tehlike de keza Kore'yi bir atlama taşı olarak kullanabilirdi.

Bu sebeplerin tesiriyle Japonya 1870'lerden itibaren Kore ile ilgilenmeye başladı. Bu ülkedeki faaliyetlerini her gün biraz daha arttırdı. Bu durum yirmi yıl kadar sürdü. Lakin bu yirmi yıl içinde de Japonya’nın Çinle münasebetleri her gün biraz daha bozulmaya başladı. Ve sonunda Çin 1894 de Japonya’ya savaş ilan etti.

Savaş fazla sürmedi. Japonya kendi adalarından kalkıp Çine asker çıkardı ve kara muharebelerinde inanılmaz bir askeri güce sahip olduğunu gösterdi. Çin yenildi ve 1895 Nisasında Japonya ile Shimonoseki antlaşmasını imzaladı. Bu anlaşma ile Japonya, Mançurya’nın, Pechili körfezindeki Liaotung yarımadası ile daha güneydeki Pescadores adalarını ele geçirdi. Yani Japonya Mançurya’nın güneyine yerleştiği gibi, buradan Kore'yi de kontrol altında tutabilecek duruma gelmiş oluyordu.

Japonya’nın Mançurya’nın güneyine yerleşmesi en fazla Rusya’yı sinirlendirdi. Çünkü Rusya Mançurya’yı kendisinin tabii yayılma alanı olarak görmekteydi. Bu sebeple, Japonya’nın Liaotung'u almasına itiraz etti. Bu sırada Avrupa devletlerinin Uzak Doğudaki sömürgecilik faaliyetlerinin durumu şudur: İngiltere Çindeki Yang-tze vadisine yerleşmeye çalışmaktadır. Rusya’nın da Mançurya’ya girip buradan güneye Yang-tze nehri vadisine sarkması ihtimalinden korkmakta ve bundan dolayı da Japonya’yı Rusya’ya karşı bir denge unsuru olarak görmeye başlamıştır.

Fransa Hindiçini'de çok meşguldür ve Fransa Hindiçini’den güney Çine girmeye çalışmaktadır. Bu sebeplerle, İngiltere Japonya’nın Liaotung'u almasına hiç sesini çıkarmadı. Lakin 1894 de Rusya ile bir ittifak imza etmiş olan Fransa Rusya’yı destekledi. Keza, Almanya da Rusya’yı destekledi. Çünkü Almanya Rusya’nın Avrupa’dan uzaklaşıp Uzak Doğu'da başının derde girmesini istemektedir. O zaman Rusya’nın Avrupa’daki baskı ve ağırlığı da azalmış olurdu.

Japonya, Fransa ve Almanya’nın da Rusya’yı desteklediğini görünce, üç devletle birden bir savaşı göze alamayarak geriledi ve Liaotung yarımadasından çekilmeye razı oldu. Lakin, bu hadise 1904-1905 Rus-Japon savaşının da tohumlarını atmaktaydı. 1894-95 Çin-Japon savaşı, Uzak Doğu politikası açısından bir takım gerçekleri ve neticeleri ortaya çıkarmıştır. Şöyle ki:

1. Japonya bu savaş ile Uzak Doğudaki kuvvetler dengesine dahil olmaktaydı. Batıya açıldıktan kırk yıl sonra bir büyük kuvvet olarak ortaya çıkan Japonya, Uzak Doğu politikasının bundan böyle hesaba katılması gereken bir unsuru oluyordu.

2. Bu tarihe kadar Uzak Doğu'da sömürgecilik faaliyetinde sadece Avrupalılar rol almıştı. Şimdi Avrupa sömürgeciliğinin arasına bir de bir Asyalı devlet katılmaktaydı. Bu ise, Uzak Doğuda, Avrupa ile Japonya ve Amerika ile Japonya arasında uzun sürecek bir rekabet ve mücadele devresinin açılmasıydı.

3. Japonya’nın Batıya açıldıktan sonra kısa sürede gösterdiği bu başarı ve Batı teknolojisi ile Batının seviyesine çıkması, Asya’da sarı ırk milliyetçiliğini başlatacaktır. Japonya örneği Asya milletlerine Avrupa seviyesine çıkmada sarı ırkın yeteneği konusunda bir güven duygusu ve inancı vermiştir.

D) Rus-Japon Savaşı: 1904-1905

Rus-Japon savaşı Mançurya yüzünden ve Çin’de meydana gelen gelişmeler neticesinde patlak vermiştir. 1894-95 savaşında Japonya’nın Çin karşısında gösterdiği üstünlük ve güç, Çin’de bir takım tepkilere sebep olmuştur. Çinli aydınlar da, ülkelerinin sömürgeleşmeden kurtulmasını Japonya gibi Avrupa metotları ile kalkınmada gördüler. Aydınların baskısı ile Çin imparatoru bir takım reform hareketlerine girişti. Fakat bu çok kısa sürdü. Çünkü bu yenileşme hareketlerine karşı bu kere muhafazakârlar tepki gösterdi. Yenileşmeye karşı bu tepki bir süre sonra yabancı düşmanlığına dönüştü. Bu düşmanlığın öncülüğünü de "Haklı Yumruklar" manasına gelen I Ho Chü'an adlı bir teşkilat yapmaktaydı ki, Avrupalılar bu teşkilata "Boxer"ler demiştir.

1900 yılı Haziranında Boxer'ler ayaklandılar ve Avrupalıları öldürmeye başladılar. Hareket kısa zamanda genişledi. Bunun üzerine Avrupa devletleri ortak bir ordu kurup bunu Boxer'ların üzerine sevkettiler. Sonunda Boxer ayaklanması bastırıldı. Boxer ayaklanması sırasında Rusya da Mançurya’ya asker sevketti. Çünkü 1895 de Japonya’yı Liaotung'dan çıkardıktan sonra Rusya, Çinle yaptığı anlaşmalarla Mançurya’da demiryolu yapma ve yeraltı kaynaklarını işletme hakkı elde etmişti. Bu demiryollarını ve madenleri korumak için Rusya Mançurya’ya asker sevkediyordu. Bahanesi böyleydi.

Gerçekte Rusya bu fırsattan ve karışıklıktan istifade edip Mançurya’ya iyice yerleşmek istiyordu. Rusya’nın bu niyeti hem Japonya’yı hem de İngiltere’yi endişelendirdi. Bu sebeple bu iki devlet birbirine yaklaştı. Her ikisi de Rusya’dan, Mançurya’daki askerini geri çekmesini ve bu toprakları tekrar Çinin egemenliğine bırakmasını istedi. Rusya çekilmeyi kabul etmiş gibi görünüp, işi oyalama yoluna soktu. Bu ise en fazla Japonya’yı sinirlendirdi. İngiltere, Japonya’yı Rusya’nın üstüne saldırtmak için, 1902 Ocak ayında Japonya ile ittifak yaptı. Buna göre Japonya Rusya ile bir savaş yaparken, Rusya’ya başka bir devlet de yardım ederse, o zaman İngiltere de Japonya’nın yardımına gelecekti.

Bu ittifaka rağmen Japonya Rusya ile meseleyi anlaşma yoluyla halletmek istedi. Mançurya’ya Rusya’nın, Kore’ye de kendisinin yerleşmesini teklif etti ise de Rusya bunu kabul etmedi. Bu sefer Japonya, Rusya’ya, Kore’yi paylaşmayı teklif etti. Rusya bunu da reddetti. Bunun üzerine Japonya 1904 Şubatında Rusya’ya savaş ilan etmekten başka çare görmedi. Savaş 18 ay kadar sürmüş ve hem karada ve hem deniz muharebelerinde Rusya için tam bir hezimetle sonuçlanmıştır. Japonya Liaotung yarımadasına asker çıkarıp Rusya’yı kara muharebelerinde perişan etti. Ayrıca Port Arthur limanındaki Rus donanmasına da ani bir baskın yapıp bu donanmayı da yoketti. Rusya bunun üzerine Baltık donanmasını Uzak Doğuya gönderdi. Lakin Japonlar Tsushima Boğazında bu donanmayı da kıstırdılar ve tamamen yok ettiler. Neticede Rusya yenilgiyi kabul edip 1905 Eylülünde Portsmouth (Amerika’da) barışını imzaladı.

Portsmouth barışı ile Rusya, Mançurya üzerinde elde ettiği bütün haklarını Japonya’ya devrediyor ve ayrıca Kore'nin de bağımsızlığını tanıyordu. 1910 yılında Japonya Kore'yi işgal edip burasını kendi topraklarına ilhak edecektir. Rus-Japon savaşının gerek Uzak Doğu, gerek Avrupa politikası bakımından bir takım mühim neticeleri olmuştur.

Uzak Doğu politikası açısından şüphesiz en mühim netice, Japonya’nın, dünyanın bu bölgesinde büyük bir kuvvet olarak sivrilmesiydi. Japonya, Rusya karşısında elde ettiği kesin zafer ve büyük başarı ile milletlerarası politikanın büyük devletleri arasındaki yerini almaktaydı.

Bundan başka, bir yandan, Rusya'nın, Çine ait Mançurya toprakları üzerinde sahip bulunduğu ekonomik hak ve imtiyazları aynen devralması ile bu topraklar üzerinde kurduğu kontrol, öte yandan da, 1910 da Kore'nin bağımsızlığına son verip bu ülkeyi de kendisine ilhak etmesi ile, Japonya Asya kıtasına ayak basmış olmaktaydı. Bu ise, Japonya’nın önünde yeni emperyalizm ufukları açıyordu. Bundan sonra Japonya Asya’da genişlemeye çalışacak ve 1932 de Mançurya’yı ilhak ettiği gibi, 1937’de de Çini işgal etmek üzere harekete geçecektir. Kısacası, şimdi bir Uzak Doğu devleti de, Uzak Doğudaki sömürgecilik faaliyetlerinin aktif unsuru haline geliyordu.

Rus-Japon savaşının Uzak-Doğu gelişmeleri açısından bir üçüncü neticesi de, Asya’da sarı ırk milliyetçiliğine bir güç ve hareketlilik, bir dinamizm ve hız kazandırmasıdır. Japonya diğer sarı ırk milletlerine de örnek oluyor ve sarı ırkın da neler yapabileceğini göstermiş oluyordu.

Rus-Japon savaşının Avrupa politikası bakımından mühim neticesi ise, Rus politikasının cephe değiştirerek, Asya ve Uzak Doğu'dan tekrar Avrupa’ya dönmesidir. Zira Kırım Savaşı yenilgisinden sonra faaliyetlerini Asya ve Uzak Doğu'ya aktaran Rusya, şunu görmüştü ki, Asya’nın her tarafında İngiltere karşısına çıkmaktaydı. İran’da, Afganistan'da ve Tibet’te karşısında İngiltere’yi bulmuş ve onunla mücadele etmek zorunda kalmıştı. Mançurya üzerindeki mücadelede de, Japonya ile çatışma durumuna girmiş ve Japonya’nın arkasında da yine İngiltere yeralmıştı. Eğer İngiltere Japonya’yı desteklememiş olsa idi, Japonya Rusya ile bir savaşı göze alamazdı.

Hasılı, Rusya’nın Asya’daki ve Uzak Doğu'daki faaliyetlerinin hepsinde İngiltere bir duvar gibi karşısına dikilmiş ve kendisini her yerde başarısızlığa uğratmıştı. O halde Rusya dünyanın bu bölgesinde İngiltere ile olan anlaşmazlıklarını sona erdirip, kendisinin geleneksel faaliyet alanı olan Boğazlara ve Avrupa’ya dönmeliydi. İşte bunun içindir ki, Japon yenilgisinin hemen arkasından Rusya 1907 de İngiltere ile bir anlaşma yapıp, Üçlü İtilaf’ın üçüncü halkasını meydana getirdi. Şimdi İngiltere ile Rusya aynı safta bulunuyordu. Bu ise Rusya’nın Boğazlar üzerindeki emellerinin gerçekleşmesini kolaylaştıracaktı. Bundan dolayıdır ki, 1907 den sonra Rusya’nın ağırlığı Osmanlı Devleti üzerine çökecektir. Bir başka deyişle,Japonya’nın Rusya’yı yenmesi, Osmanlı Devletinin aleyhine bir durum ortaya çıkarıyordu.

Japonya’nın Rusya karşısındaki başarısı, Çine de tesir etmiş ve bu ülkede de yeni gelişmelerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.Bu gelişmeler günümüze kadar uzanmıştır. Japonya’nın Batılılaşma ile gerçekleştirdiği ilerleme ve bir büyük kuvvet olarak ortaya çıkması, Çinde de bir kısım aydınları harekete geçirmiştir. Bunlardan Dr. Sun Yat Sen, bu yeni reformculuk hareketinin lideri olmuştur. Dr. Sun Yat Sen, kafasında oluşturduğu çağdaşlaşma düşüncesini, 1894-95 Çin-Japon savaşından sonra harekete geçirdi. Lakin 1904-1905 Rus-Japon savaşı ve Japonya’nın büyük zaferi bu hareketi daha da hızlandırdı. 1911 yılında Çinde patlak veren ayaklanmalara askerler de katılınca, 1912 yılında Mançu hanedanı yıkıldı ve Cumhuriyet ilan edildi. Lakin iktidarı askerler ele geçirdi. Dr. Sun değil. Askerler 1916 yılında tekrar imparatorluk ilan ederek bir general imparator oldu. Bu ise Dr. Sun'un mücadelesini daha da hızlandırdı. Dr. Sun Çin için kafasında oluşturduğu demokratik bir düzen düşünmekteydi.

Bu arada, Mao Tse-tung ve arkadaşları 1921 de Çin Komünist Partisini kurdular. Şimdi mücadeleye yeni bir unsur katılmış oluyordu. Dr. Sun Yat Sen'in ve o öldükten sonra Chiang Kai-shek'in liderliğindeki Kuomintang Partisi ile Mao Tse-tung'un Komünist Partisi bazen birbirleriyle mücadele ederek, bazen da işbirliği yaparak, 1945 yılına geleceklerdir. Lakin 1945 de Dkinci Dünya Savaşının sona ermesi ve Japonya’nın yenilmesi üzerine, Komünistlerle Kuomintang milliyetçilerinin mücadelesi tekrar başlayacak ve mücadele 1949 Ekiminde Çin'de komünist rejimin kurulmasıyla kapanacaktır.

Bu yazı Prof. Dr. FAHİR ARMAOĞLU'nun 20'İNCİ YÜZYIL SİYASİ TARİHİ 1914–1995 adlı eserinden düzenlenmiştir.
 
Geri
Üst